|
22 Şubat 2012, 10:00
|
Ulaş Bayram
|
Roland Garros'ta favori Çağla!
|
Böyle bir tez hepiniz çok şaşırtırdı değil mi? Ama diyemiyoruz. Belki onlarca yıl daha, benzer cümleler kuramayacağız. Hiçbir oyuncumuz, bırakın Grand Slam’lerde favori olmayı, henüz üçüncü tur dahi görmüş değil. Yakın zamanda bunun olacağına dair inancımız da pek güçlü sayılmaz. Tabii ki bu Çağla’nın veya diğer sporcularımızın suçu değil. Bu kadar kalabalık ve potansiyeli yüksek bir ülkeden, nice yetenekli insana gerekli imkanları sağlayamayanların suçu.
En baştan şunu kabul edelim. Tenis, bu ülkede kabul gören bir spor değildir. Tenis, bu ülkede herkesin ulaşabildiği, raketini kapanın oynamak için rahatlıkla mekan bulabildiği bir spor da değildir. Aslına bakarsanız futbol dışında -biraz basketbol hariç- bu durum bütün sporlar için aynı.
10 seneyi aşkın süredir İstanbul’da yaşıyorum. Çocukluğumun geçtiği şehir olan Düzce’de ben ayrılırken herhangi bir tenis kortu yoktu. Yaşadığım şehir İstanbul’da ise şu anda zemini çok kötü de olsa cüzi ücretlere tenis oynanabilen 2-3 tane kort biliyorum. Ama gerçekten 2-3 tane... Daha fazla değil. Geriye ne mi kalıyor? Senelik 1000-1500 dolarlık ücretlerle, hala akşamları oynarken ışık parası isteyen kulüpler, “sporu halka indireceğiz” sloganıyla yola çıkan fakat her gelenden saatliğine 25-30 tl ücret isteyen birkaç belediye tesisi, kapalı otoparklı-güvenlikli sitelerde sadece orada oturanların yararlandığı kortlar… Ve şehrin değişik yerlerinde unutulmuş, filesi olmayan, zemini kabarmış böceklerin yuva yaptığı 1-2 kort daha… İnanın ki hepsi bu. Hepsi bu…
Tenniseurope.org çok güncel olmasa da bize bazı fikirler veriyor bu konuda. Oradaki sayıya göre ülkemizdeki toplam kort sayısı sadece 692. O günden bu güne biraz arttığını düşünsek, olsa olsa en fazla 1000 civarı kort vardır Türkiye’de. Nüfus sayımızla orantılandığında kişi başına düşen kort sayısı 0,000013. Peki bu şartlarda sporu geniş kitlelere nasıl yayacağız? Şu anda beş oyuncusunu WTA’de ilk 20’ye sokmayı başarmış Almanya’nın kort sayısı kaç dersiniz? 50 bin! Fransa’nın 33 bin! İngiltere’nin 24 bin! Tabii bunlar güncel olmayan bilgiler. Zaman içinde bu sayıların daha da arttığı muhakkak…
Türkiye’nin bir spor politikası olmadığını zaten biliyoruz. Ama bulduğumuz kaynakları verimsiz kullanmak için elimizden geleni de yapıyoruz. Küçük bir örnek; doğruluğu tartışılabilir ama başka kaynak olmadığından, baz alacağımız transfermarkt sitesine göre Türkiye Süper Ligi’ndeki İBB takımı futbolcularının toplam değeri yaklaşık 30 milyon euro.
Tabii şunu da savunabilirsiniz: Futbol dünyadaki en popüler spor ve belediyelerimizin bunu desteklemesinde bir sakınca olmamalı. Belki şehrinde futbol takımı olmayan belediyeler için bu doğru bir mantık olabilir. Ben de bir futbolsever olarak tuttuğum takımla her hafta hop oturup hop kalkıyorum, doğru. Ama İstanbul gibi bir şehirde, dünyaca tanınmış üç büyük takım bulunurken, İstanbul Belediyesi’nin seyircisi bile olmayan bir futbol takımı kurması ve ona kaynak aktarmasına ne gerek var? Gişe geliri yok, forma-ürün geliri yok. Tek geliri televizyon yayınları…
Belediyeler buraya yatırım yapacağına halkın ücretsiz yararlanacağı kortlar açsa, spora başlama yaşındaki miniklere raket-top alsa, binlerce işsiz spor akademisi mezununa onları eğitmek için küçük de olsa bir maaş ödese çok daha faydalı bir iş yapmış olmaz mı? Belki benzer şeyler yapıyorlardır. Ama kaç kişiye? 10 çocuğa yapacağına 1000 çocuğa, 10 bin çocuğa yapmanın nesi kötü? Böyle bir hizmetin sınırı ve sonu olabilir mi?
2011’de nefis bir Sezon Sonu Şampiyonası düzenlemiş ve iki sene daha bu turnuvaya ev sahipliği yapacakken, üstelik 2020 Olimpiyatları’na aday bir şehir olarak, dünyanın en popüler bireysel sporu için artık bazı adımlar atmanın zamanı gelmedi mi?
|