|
8 Şubat 2012, 11:46
|
Şevket F. Erbay
|
Ne diyeyim ben şimdi?
|
İnsanın nutkunun tutulduğu anlar var. Farklı duyguların yol açtığı bir durum bu. Sırılsıklam aşık olmak, köpürünceye kadar kızmak, heyecan ya da üzüntü kaynaklı ani duygu yükselmesi yaşamak, "ne diyeceğini bilememek" deyiminin karşılık bulduğu ruh halleridir.
Buna ek olarak bir de "absürdizm ile yüzleşme" anlarında yaşanan şaşkınlıktan mütevellit nutuk tutulması yaşanabilir. Geçtiğimiz gün sevdiğim bir insanın sabah sabah gelen telefonuyla haberdar olduğum Hıncal Uluç'un baştan aşağı özürlü yazısı sonrasında yaşadıklarım, bu grupta değerlendirilebilir. Dört ay önce Amerika Açık'taki muhteşem final maçının ardından yazdığı, o bilindik lastik reklamının sloganı ayarındaki "Bu maç, maç değil arkadaş" yazısını, 2012 Avustralya Açık finaline kopyalamış yaşlı beyin.
Bunun üzerine söyleyecek hiç bir sözümüz olmadığı için 10 gün susmuşum! Şimdi biraz daha iyiyim, konuşalım bari! Bunama sınırlarında pervasızca salsa yapan zavallı yaşlı adamın bir kaç yumurtlamasına bakıverelim:
"...Bir puan için 31 vuruş! Bunu iftihar ile yazıyorlar. 'Bir puan için 31 vuruş' demek iki tenisçinin ikisinin de korkak olduğunu gösterir. Sadece karşıya atıyorlar rakibin hata yapmasını bekliyorlar. Onun için al gülüm, ver gülüm, al gülüm, ver gülüm!.. 31 kere oynuyorlar. Hani biz çocukken oynardık ya 'Al kardeşim, bal kardeşim. Ben yoruldum sen oyna' diye. En nihayet Djokovic yoruldu düştü de Nadal o puanı aldı! Bu utanç verici bir şey... 31 puanlık ralli utanç verici bir şey... Çünkü Nadal ya da Djokovic cesaret etse karşı karşıya üç tane riskli top atılsa o puan 31 değil, beşinci vuruşta biter. 31 puanlık ralli, 19 puanlık ralli, 21 puanlık ralli, 28 puanlık ralli!.. Niye; habire karşıya atıyorlar topu da ondan."
Bu cümleler, Üstad-ı Muharririn'in maçı (eğer izlediyse) bilmem neresiyle bu eylemi gerçekleştirdiğinin işareti. Geri çizgiden tenis oynanmayacağını iddia eden üstad, henüz beyin hücrelerinin ölmediği zamana denk geldiğini düşündüğüm 1980 yılına dönüp, Borg-McEnroe maçına baksın. Bir zahmet! Ya da 1975'teki Ashe-Connors finaline. Baksın bakalım, vuruş sayıları kaç?
Korkakmış! Bırakın 30 yılı, 10 yıl öncesine göre bile iki kat güç ve spinle oynayan bu oyunda yüreği yeten gelsin bakalım her puanda file önüne? Eline raket almayan, oyunu yalnızca ekranda gördüğü kadarıyla puan akışı olarak izleyen birisi, bunu ne bilsin? Efendi'nin en son canlı izlediği tenis maçının, Donnay raketler, kısa FILA pantolon ve çizgili gömlekle oynanan centilmen maçı olduğuna kalıbımı basayım mı?
"Maçı anlatan da tenisin farkında değil. Bir pozisyonda Djokovic fileye yaklaştı, Nadal topu dışarı attı. Yorumu "Nadal bu şansı kullanamadı!" Yani bir adamın fileye yaklaşmasını rakibin şansı olarak düşünüyor."
Passing shot tanımına örnek olarak cuk oturan Rafa Nadal için, pozisyon, rakip, koşul farketmeksizin her "geçen vuruş" yapma anı bir fırsattır. Akıl yürütme melekelerini 80'lerin sonunda kaybetmiş olan üstad, bunu çözemediği için safsatalarına devam etmiş. Yaptığı işe bu kadar kafa yoran Emre'nin (Yazıcıol) tenisin farkında olup olmadığını herkes biliyor. İcazeti yaşlı bunaktan alacak değil hiç kimse.
Şeref Tribünü'nde benim zamanımdan hatırladığım Rod Laver oturuyordu. Onu gösteriyordu sık sık. 'Ah ah... Bizim zamanımızda böyle tenisler olsaydı ne kolay şampiyon olurdum' demiştir herhalde...
Bir adet "kurgu". O dönemin tenisi ile şimdiki arasındaki teknik farkları beş yaşındaki çocuk biliyor. Hiç girmeyelim.
Buruşuk düşünceli huysuz ihtiyar yazmaya devam etsin lütfen. Aydınlık yarınlara doğru yol alıyoruz sayesinde.
|