Dhow, arap yelkenlisi… Eski çağlardan beri Arap
yarımadasında getir-götür işlerine bakıyor. Mütevazı ama hayli fonksiyonel,
biraz Karadenizlinin takasını hatırlatıyor bu anlamda. Yok yok, denizciliğe
falan merak sarmış değilim. Dhow, Dubai ve Doha tenis turnuvaları yaklaşırken
aklıma gelir hep. Özellikle de Dubai’de çok pompalıyorlar bu meseleyi. Eurosport’ta yayınlanan yeni Dubai reklamını
görmüşsünüzdür, emirliğin hücre çekirdeğine vurgu yapılıyor, yani Arap
dokusuna. Bildiğiniz gibi Dubai, 90’lardan başlayan hamleyle hep
kozmopolitliğin üzerine oynadı. Bu zamana kadar bu çok uluslu, 99 milletin
beraberce nefes aldığı, etkileştiği kendine has karışım teması dünyanın geneli
için gayet çekiciydi. Artık öyle değil pek. İnternet, ulaşım olanakları,
uydular, Avrupa Birliği derken bir baktık ki kısa sürede muazzam bir dönüşüm
gerçekleşmiş. Türkiye gibi bu açıdan biraz daha kısıtlı bir ülkede bile artık
toplu taşıma aracına bir siyah ya da çekik gözlü bindiğinde insanlar kafalarını
çevirip bakmaz hale geldi, düşünün. Yani şunu diyorum, şimdi artık otantiği, yerel
motifi biraz daha çekici buluyor insanlar, özellikle de yüksek tabaka. Dubai’nin,
Doha’nın dhowunu, halısını kilimini, Kore’nin şamanistik maskelerini falan öne
çıkarması bu yüzden.
Neyse, bu çözümlemeleri kısa kesip, asıl konuya geleyim. Malumunuz,
WTA 2009 Sezon Sonu Şampiyonası başlıyor, Doha’da. Dhowu hatırlamam bu yüzden. Düşündüm
ki, DHOW, bir kod olarak da kullanılabilir bu Masters için.” Desperately
Homesick and Obscure Women “ “Ciddi Anlamda Evini Özlemiş Anlaşılması Güç
Kadınlar” yani. Sezon sonu turnuvalarının doğası böyle bir kere. Adı üstünde, “sezon sonu”. Amerika Açık ile
beraber zaten zahiri olarak sona eriyor sezon. Sonbaharda Asya’da, ya da Avrupa
kapalı kortlarında oynanan turnuvalarda her türlü perişanlık mevcut. Erkeklerde
de kadınlarda da. En üst sıralardaki oyuncular zaten piyasada yok, hepsi hepsi
bir ya da iki turnuva oynuyorlar, en iyi ihtimalle. Diğerlerinin çoğu da rica-minnet
gelmiş gibi. Vücutlar iflas etmiş, sakatlık gırla. Galibiyetten bir oyun
uzaklıktayken maçı bırakan mı ararsınız, son anda uçağa binmeyen mi… Oyuncular kendilerine göre haklılar elbette.
Dünyanın başka hiçbir sporunda sezon 10 ay sürmüyor. E haliyle slam mevsimi
kapanınca da kafalar Fiji’ye Maldivlere kayıyor.
Bu ortamda, en iyi çözüm, sezonun ilk bölümünü, yani sezon
başından Wimbledon sonrasına kadarki bölümü çok iyi değerlendirip, yaz
aylarında Sezon Sonu Şampiyonası’na vize almayı garantilemek bir oyuncu için.
Bunu başardığınızda, mesela Federer gibi, Amerika Açık sonrasında kendinizi
nadasa bırakma fırsatınız var, kapanış turnuvasına kadar. Demin de bahsettiğim
gibi, bu, tenis seyircisi açısından can sıkıcı. Üst düzey raketler olmadan“Bitse
de gitsek” havasında oynanan turnuvalardan keyif almak zor. Oyuncuların büyük
bölümünün Masters ile ilgili iddiası kalmamış, gidecek 8 taneden de 4-5 tanesi
belli olmuş. Diğer biletler için 7-8 tane aday var. Eylül sonu gibi bu sayılar
4-5’e düşüyor. İşte bu oyuncuların maçları, birbirleriyle yarışları, tenis
namına ortada kalan tek şey belki de. Bu da tatmin edici olmaktan çok uzak,
okyanusta bir damla gibi adeta.
Dhowinci Kod’a
dönelim; ne demiştik,” Ciddi Anlamda Evini Özlemiş Anlaşılması Güç Kadınlar”.
Evlerini özlemeleri doğal, 10 ay neredeyse her hafta başka şehirde, başka
ülkede, kendi yataklarından binlerce kilometre uzakta uyuyup uyanmışken.
Masters’a katılacak kızlarımız için, heyecan büyük, orası kesin. Masters, Slamler harici en büyük
organizasyon, Davis ve Fed Kupalarıyla birlikte. Bolca da para ve klasman puanı
var işin ucunda. Yine de, bir taraftan akıllar aileyle, arkadaşlarla
geçirilecek “görüş günlerinde” . Öylesi bir garip durum yani, gitmek mi zor
kalmak mı cinsinden…
“Anlaşılması Güç” niye peki diyebilirsiniz. Ben de soruyorum
o vakit, “Kolay mı sizce?” Safina’yı anlamak mesela, Dünya 1 numarası olarak Pekin’de, Tokyo’da
dünya 132 ve 226 numaralarına elenirken? Serena’yı, Amerika Açık yarı finalinde
ayak hatası kararı veren çizgi hakemini “ Bu topu boğazına sokarım!” diye
tehdit ederken? Kuznetsova’yı, Roland Garros kazandıktan sonra Amerika Açık’a
kadar hiçbir turnuvada üst üste 3 maç kazanamazken? Dementieva’yı yahut, 1,5
set kusursuz oynayıp, üst üste iki çift hatayla dağıldıktan sonra kaybettiği 3
setlik tonlarca maçı anımsarken? Venus’e akıl erdirmek ne derece mümkün,
Amerika Açık’ta Clijsters karşısında, ilk set araba farının karşısında
kalakalmış tavşan misali oyun alamayıp 2. Set tavşan deliğinden harikalar
diyarına düşen Alice’liğe soyunup Kim’e oyun vermezken? Wimbledon öncesi 3
şampiyonluk kazanıp zemin ayırt etmeden çatır çatır her turnuva en az çeyrek
final gördüğü dönemin ardından ortadan kaybolan Azarenka desem? Jankovic’in
çılgınlıklarından bahsetmeye kalkarsam Mayfield Psikiyatri Kliniği’ne kadar
sürüklenirim herhalde. Wozniacki’ye de galibiyete 1 oyun kala maçı bırakan, “ismini
vermek istemeyen tenisçi” olarak biraz dokundurdum zaten farkındaysanız. Eh, normal
şartlarda bu zaten hayli saykodelik. Bir de bahis, şike gibi iddialardan
bahsediliyor ki öyleyse eğer tam şizofreni.
Kadınları anlamak zor, tenisin kadınlarını anlamak daha da
zor, hele de bu sezon ( üsttekilere ilavaten, Bakınız: Ana Ivanovic). Goran
Ivanisevic ne demişti Henin bıraktığında; “ Belki bu kadınsı bir şeydir,
bilemiyorum. Ben kadınları anlamıyorum.”
Demek istediğim, bünyesinde coşkuyu ve yorgunluğu,
motivasyonu ve “bitsin artık bu çileyi”, acıyı ve tatlıyı beraber barındıran
Masters’ın nasıl geçeceğini, nasıl biteceğini kestirmek zaten yeterince zorken,
bir de bu sezonki keşmekeş ve
oyuncuların istikrar yetmezlikleri denkleme eklenince pirinçteki taşı değil de
taştaki pirinci ayıklamaya çalışmak gerekiyor belki de.
Ben Azarenka ve Wozniacki çaylak sezonlarında Masters’ta
neler yaparı merak ediyorum. Seneye ikisini de Doha’da görme ihtimalimiz az.
Bunun bilincinde olup her şeylerini vermeleri yerinde olacaktır. İçimdeki ses
Dementieva diyor. Umarım DHOW, cildimizi sabun gibi kurutmaz, ¼ nemlendiricili
tenis içerir.
Oyun başlasın!